e-Yazi

Facebook ile Abone Ol

Facebook'da Tavsiye Et

Temmuz 2010 Karadeniz…

 

Temmuz 2010 Karadeniz…

Birkaç ay öncesinden ailece planladığımız Karadeniz gezisini gerçekleştirmek üzere 2010  Temmuz’unda çıkıyoruz yola…Karadeniz’de neredeyse her günün yağmurlu geçeceğini bildiğimizden, bütün kazakları, hırkaları valizlere doldurmayı da ihmal etmiyoruz. Ankara’nın bozkırından uzak,  huzurlu, bol oksijenli iki hafta bekliyor bizi ailece.. Planımız; önce Trabzon’da Sümela Manastırı’nı gezmek, ardından sahil yolunu takip ederek ver elini Rize… Asıl amaç; yıllardır gidemediğimiz köyümüzü ziyaret etmek ve tabi ki kafa dinlemek.. Rize’deki köy evimizde geçirmeyi planlıyoruz 2 haftayı.. Yaklaşık 900 km yol kat etmemiz gerekiyor bunun için, ama günlerce  yaşayacağımız huzuru düşününce bu mesafe gözümüzde hiç de büyümüyor.. Biz arabayla gitmeyi tercih ettik, ancak farklı alternatifler mevcut tabi..Ankara’dan Trabzon’a uçakla yaklaşık 1 saate gidebilir, oradan Rize’ye ve Karadeniz’in her yerine ulaşabilirsiniz. Karadeniz’i görmek isteyenler genelde turları tercih ediyorlar, ama ben daha çok, oraları bilen biriyle gidip serbest olarak gezmelerini tavsiye ederim.

Evet yolculuk başlıyor, gece çıkıyoruz yola ve takdir edersiniz ki çeşitli molalar, çay araları vs. derken Trabzon’a geliyoruz. Trabzon'un Maçka İlçesinde Karadağ'ın eteklerinde bir kayalık üzerine kurulmuş olan Sümela Manastırı (Panagia Sumela), deniz seviyesinden 1.150 m yükseklikte bulunuyor. Kuruluş amacı manastır ve kilise olarak faaliyet göstermek olsa da tarih boyunca karakol ve Rus karargahı olarak da  kullanılmış. “Maçka’nın taşlı yollarında” ormana doğru ilerlerken, ağaçların arasından görünen bu manzara karşısında büyülenmemek imkansız.. Akla, mantığa sığmayan bir mimari ustalık örneği..Ancak ne yazık ki, bir çok turistin ziyaret ettiği bu manastıra gereken önemin verilmediği her halinden belli oluyor.. Umarım bu manastıra gereken özen gösterilir ve aşınan duvarlar, mimari niteliği bozulmadan onarılır..

 

Sümela Manastırı’na çıkarken oldukça tehlikeli bir uçurumu takip etmeniz gerekiyor, anlık bir hata bile o uçurumdan düşmenize yetecek gibi görünüyor.. Fazlaca eğimli  ve kıvrımlı yollar… Kazasız belasız çıkıp iniyoruz, sonra tekrar sahil yoluna çıkıp Rize’ye doğru ilerliyoruz. Her yer yemyeşil, ne yana baksak ayrı bir fotoğraf karesi.. Yol kenarında arabasını durdurup piknik yapanlar, fotoğraf çekenler, tezgahlarda fındık, çay, meyve satanlar, hatta son ses müzikle horon tepenler smiley eşlik ediyor size yol boyunca…

Köyümüz, Rize’nin Pazar ilçesinde.. İlçe merkezinden köy yoluna girdikten sonra zorlu bir 45 dakika neticesinde ulaşabiliyoruz..Tahmin edersiniz ki asfalt bir yol değil köye giden yol,, Karadeniz’e özgü sert bir toprak ve  bolca taş barındıran bir yol.. gökyüzünü görmemizi engelleyen  dev çam ağaçları da yolculuğumuza eşlik ediyor bu yolda..Hangi evin önünden geçersek tanımasak dahi sıcacık bir hoş geldin selamıyla karşılanıyoruz. Büyük şehirlerde yaşayan soğuk, adeta birbirlerinden kaçan insan topluluğunu düşününce bu sıcakkanlı karşılama çok tuhaf bir huzur veriyor insana..

 

Ve köye varıyoruz.Arabayı park ettikten sonra patika bir yoldan yürüyerek valizlerimizi eve taşıyoruz, çünkü belli bir yerden sonra araç yolu yok.. 2 hafta geçireceğimiz evimizi temizledikten sonra (sürekli yaşayan kimse olmadığı için oldukça bakımsız kalmış), akşam ziyafeti için balık tutmaya gidiyoruz dereye.. Tabi işten anlayan tek kişi olarak babam bir güzel balıkları tutup, ormana karşı akşam ziyafeti çektiriyor bize.. Fotoğrafta da göreceğiniz üzere çok çok lezzetliydiler smiley

                                Derede serpmeyle balık avı smiley

 

 

İlk günü bu şekilde geçirdikten sonra birkaç gün daha burada dinlenip Rize’yi bütünüyle gezmeye başlıyoruz..  Hedef: Ayder. .Ayder yaylası kesinlikle görülmesi gereken ve Rize’nin son yıllarda turistler tarafından en çok ziyaret edilen yeri. Buraya giderken Karadeniz’in en azgın akarsularından biri olan Fırtına Deresi’ni görme fırsatı da buluyorsunuz. Fırtına Deresi son yıllarda rafting, Hydro Bronc (Nehir Kafesi) gibi sporlara yapılıyor olması açısından oldukça popüler.. Hydro Bronc, dünyada sadece Kanada ve Yeni Zelanda’da yapılan bir akarsu sporuymuş söylediklerine göre. Çok heyecanlı ve son derece keyif verici bir spor olarak görünüyor. Fırtına deresi boyunca yine turistlerin ve halkın uğrak yeri olan çay bahçeleri, balık restoranları, konaklama alanları (genelde ahşap yapılar) mevcut.. Fiyatlar da oldukça uygun.. Özellikle tavsiye edebileceğim yerler : Nefis alabalık yemek istiyorsanız Osmanlı Alabalık Tesisleri (ayrıca harika Laz böreği yapıyorlar), konaklama için Naliya Otel (serender anlamına geliyor..Serender: Mısır kurutmak inin kullanılan, evlerin dışında ve yakınında bulunan ahşap yapılardır).  Şahsen Naliya Otel’e bayıldım.Tertemiz, çalışanları ve sahibi çok sıcakkanlı, acaip huzur veren bir yer.

                Rafting & Hydro Bronc

                Naliya Otel

                Fırtına Deresi &Kemer Köprü

Alabalığa doyup, fırtına deresinin üzerindeki kemer köprüde birkaç fotoğraf çektikten sonra Ayder’e gitmek üzere yola devam ediyoruz. Seneler öncesinden hatırladığım birkaç mütevazı pansiyondan oluşan Ayder Yaylası’nın son halini görünce oldukça şaşırıyorum.. Butik pansiyonlar, beş yıldızlı oteller açılmış..sevindirici olan şu ki geleneksel dokuya aykırı, doğayla uyumsuz herhangi bir yapı yapılmamış. Ayder’de ahşap butik oteller, pansiyonlarda kalmak mümkün. Yol kenarında olmayan, yamaçlarda konumlanmış oteller de var. Valizlerinizi teleferiğe yüklüyorsunuz, onlar teleferikle, siz tabana kuvvet otelinize yerleşiyorsunuz J Günün her saatini kemençe ve tulum sesleri duyarak geçiriyorsunuz.. Ayrıca Ayder’de her yıl boğa güreşleri festivali düzenleniyor, komik gelecek belki ama köylüler boğalarını arenaya çıkarıp güreştiriyorlarsmiley ve kazanana ödül veriliyor. Biz Ayder’deyken festival sona ermişti maalesef..

 

                Ayder fotoğrafları

Ayder, ayrıca 1994 yılında milli park ilan edilen Kaçkar Dağları’na ulaşmak için bir geçit olarak kullanılıyor. Kaçkar Dağları’nın en yüksek noktası olan Kavrun Dağı’nın yaklaşık 4000 m yükseklikte olduğu söyleniyor, ayrıca bu dağlar ; “ kaya tırmanışı, trekking, dağcılık, rafting, ve kayak ” gibi sporlar için bir merkez haline gelmiş.. Dağcılık ve trekking ile ilgilenen bir aile dostumuzun Kaçkarlar’da çektiği fotoğrafları görünce büyülendim ve bunları sizinle paylaşmak istiyorum, yorum size kalmış…

 

Eğer böyle bir tırmanışa girişirseniz ciddi bir hazırlık ve ekipmana ihtiyacınız var. Rize’deki dağcılık kulüpleri size bu konuda yardımcı olabilir. 

                Kaçkar'dan görüntüler

 

Kaçkar’a çıkma imkanınız olmasa bile Rize’ye gitmenizi kesinlikle tavsiye ederim.. Her bir köşesi görülmeye değer ve muhteşem huzur veriyor insana. Biz 2 haftanın geriye kalan kısmında dağ-dere-bayır gezdik, piknik yaptık,,bol bol fotoğraf çektik, denize girdik… vs. Her birinden bir hikaye çıkar smiley

Ve 2 hafta sonunda maalesef Ankara’ya döndük, umarım en kısa zamanda tekrar gitme fırsatı buluruz.. 

Yazımın başında da söylediğim gibi, bence kesinlikle turla gitmek yerine buraları bilen birileriyle gidin. Saat, gün kısıtlamanız olmadan kafanıza göre gezin.. (Mutlaka çevrenizde buralara yolu düşmüş ya da Karadenizli birileri vardırsmiley

Van Gölü Ekspresi

2011 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer bulunan M. Özgür Mutlu, öykülerindeki kurguyla ve karakter çeşitliliğiyle dikkat çeken genç bir yazar. Okuru hemen kavrayan kıvrak bir dil kullanarak, masa başından değil, olay yerinden sesleniyor.
 
 

Paris

Paris

St. Cloud

Harita lazım biz plancılara, ya da kağıt kalem en azından; kendi soyutlanmış haritamızı üretir, üzerinden anlatırız. Çizeriz bir yandan anlatırken, rahat durmayız. Hiçbiri yoksa bile, ellerimizi kullanıp tarif ederiz artık her ne anlatıyorsak…

St. Cloud, Eyfel Kulesinden bir doğru çizin batı yönüne tam 6 km. Paris’in hafif dışı yani. Ankara ile karşılaştırırsak, yaklaşık Ümitköy-Çayyolu gibi bir yerleşim. Kentin dışında, yeşili bol, yoğunluğu düşük, ulaşım bağlantıları güçlü, erişimi kolay ve rahat yaşanır bir bölgesi Paris’in. Dorukların evinde sabah uyandığımızda, Balkız ile karşılaştık. Balkız, eve geçen yıl katılan yeni bireyi henüz tam yorumlayamamış. Bir şey var evde ama, henüz yerde sürünüyor; ara sıra birşeylere (birilerine veya bir yerlere) tutunup ayağa kalksa da çok kısa sürede poposunun üzerine oturan bir “şey” var evin içinde. Biraz da ilgi odağı olmuş bir” şey”. Ama hissediyor ki, bir zaman sonra ayağa kalkacak, yürüyecek, koşacak ve kendisi ile arkadaş olan bir “şey” o…
 

Öğlen, La Défense’a gittik. Çünkü en rahat oraya ulaşılıyor, tren ile 10 dakika falan, üç istasyon... La Défense, Fransızların, Paris’in tarihi ve kültürel dokusuna zarar vermeden, dokunmadan, çok çok iyi ulaşım bağlantıları sağlanarak oluşturdukları ofis bölgesi. Ofisler, alışveriş merkezleri, büyük açık alanları, mimarisi ile başarılı bir proje.
 
 

La Defense’dan metro ile Arc de Triomphe a geldik. Oradan da Champs Elysees’den aşağı yürüdük. Güzel cepheli yapılar, her biri birbirinden farklı ancak ortak bir dille üretilmiş, güzel ritmleri olan, bakmaktan mutluluk duyacağınız binalar. Binaların alt katları meşhur markaların mağazaları; mağazaların tasarımları rekabetçi, içerideki ürünler geleceğe yönelik. Akşam ışıkları ile daha da hoş bir Champs Elysees’de yürümek çok keyifli.
 

Akşam yemeği için Relais De l'Entrecote…  Bir şekilde Paristeyseniz, burada yemek yiyin. Mekan çok sade, hiç şık değil, yemek tek çeşit. Önden salata, az pişmiş antrikot (ve tabi o muhteşem sosu ile) yanına patates kızartması ve kırmızı şarap. İşte budur…

Sonraki gün Le Marais. Marais sokakları dolaşmak için çok güzeldir. Keyiflidir. Sık sık (neredeyse adım başı, içinde gerçekten başarılı ve modern sanat eserlerini barındıran minik galericiklere rastlarsınız. Hoş meydanlar, avlular; dört tarafı yapılarla çevrili, ortadaki büyük meydanın yeşil alan ve bahçe olarak tasarlandığı nefes alma alanları, şirin parisien kafeler, hoş şaraplar, hoş butikler hep Le Marais’de karşınıza çıkacak değerlerdir. Örneğin benim güzel çaycım Mariage Frère  oradadır. Biraz ileride Bastille, diğer yönde biraz ileride Hotel de Ville Paris; Ondan az ötede Notre Damme, az bu tarafta ise Centre George Pompidou ile birlikte süper bir rota oluşturur. Bizim niyetimiz, Bastille’den yürüyerek Mussee D’Orsay’e gitmekti. Ama, ara sokaklara dala çıka, Notre Damme, Hotel de Ville ve Pompidu ya uğrayarak vardık Parisin ve belki dünyanın en güzel müzelerinden birine, Musee D’Orsay e…

Musee D’Orsay, empressyonist ve post-empressyonist sanatçıların eserlerini yoğunlukla sunan bir müzedir. Monet, Manet, Renior, Cezanne, Degas, Seurat, Sisley, Gauguin ve Van Gogh resimleri ile tam bir doyum yaşatan bir mekan. Dolaşımı rahat eski bir gar binası olan yapı; içinde herhangi bir eser olmasa da gezilebilecek güzellikte bir mekan. Ve aslında, sergilenen resimler de bu var olan mimariye göre konumlandırılmış/ayrıştırılmış. Müzenin ışık aldığı yerlerdeki Paris ve Seinne manzarası da o atmosferden birdenbire ve bir an ayrılıp başka dünyalara gidip gelmenizi sağlıyor. Bu mekanlardan ikisinde, tren garlarının vazgeçilmezi dev saatleri içeriden görmek de ayrıca hoştu.
 

La Tour Eiffel orada duruyor, tekrar gidip baktık. Yani, o kadar çok bilgi ve görsel var ki Eifelle ilgili insan bir daha gidip bakmasa da olur ama işte, yine de gittik. Günün farklı saatlerinde farklı ışıklarda, farklı ışıklandırmalarda, farklı algılar üreten bir yapı Eiffel. Uzaklardan algısı daha da yüksek bir etki yaratıyor. Geceleri eğlenceli ışıklandırmalar ile ilgi çekiciliğini kaybetmemiş bir sanat eseri…
 


Şöyle bir Google Earth den de bakınca anlayacaksınız ki, O kadar kentleşmeye, yapılaşmaya yoğunluğa sahip bir kent merkezi olan Pariste, yine kentin içinde koca koca yeşil alanlar hatta ormanlar duruyor. Mesela Louvre’un hemen dibindeki  Tuileries Gardens ( Tuileries Bahçeleri), Jardin du Luxembourg, (Luxembourg Bahçeleri), kentin içine kadar sarkmış (ya da orada dururken korunmuş ve orada kalmış olan) Boulonge Forest (Boulonge Ormanı). Dolayısıyla, yaya olarak çok rahat edilecek bir kenttir Paris. Metro ağı, tren bağlantıları, hzılı metro şebekesi (RER) ile, kent içi ve kent dışı ulaşımı çok rahat, güvenli ve hızlı, ayrıca da ucuz. Kaldırımlar, yayalara ayrılmış alanlar, parklar ve bahçeler, en kalabalık ve gürültülü yerlerde bile birden bire sakinlik ve rahatlama olanağı sunuyor.

 


Musee d’Orangerie ve Louvre Salı günleri kapalıymış. Bunu çok kötü bir şekilde öğrendik. Pazartesi nasıl olsa tüm müzeler kapalı diye bildiğimizden, pazartesi gününü Sacré Coeur  ve Montmartre’ye ayırdık ki oldukça güzeldi. Kış gününde, ressamlar sokakta, çok hoşlardı; o bölgede şarap, kahve, krep o kadar hoş ki, bir kar eksikti sanırım. Güzel ışıklarla Paris izledik o tepeden, keyifle. Sonra güzel yemekler yiyeceğimiz Le Marais’ye döndük. Ama ertesi sabah, Musee d’Orangerie’ye geldiğimizde kapalı yazısını görünce şok olduk; Bari az ilerdeki Louvre a yürüyelim dedik. O güzelim Tuileries Bahçelerinden, sakin, sessiz, pırıl pırıl bir Paris gününde.. Ancak ne yazık ki Louvre da salıları kapalıymış. O halde hazır oralardayken, Hotel Costes’ gittik. Tavsiye ediorum, çok cool..
 

Akşam Chez Janou. Size onu öneririm. Ama rezervasyon yapın muhakkak. Telefonunu vereyim: 01 42 72 28 41 Tam bir Parisien bistrot –restaurant provençal-
St. Germain ve St. Michelle sokakları gezimiz,  havanın da soğumasının etkisi ile sık sık cafeleri ziyaretimiz ile sonlandırdık gezimizi. Lufthansa ile yaptık seyahatimiz, Münih aktarmalı, çok güzel bir havaalanı. Pariste de Hotel Turenne de kaldık. Gayet iyi bir otel. Kahvaltı hariç fiyatlarda ama, kahvaltıya ödeyeceğiniz meblağ normal (Paris için tabii ki), hem kahvaltı fena da değil…

Küba

Havana'da çektiğimiz fotograflar
Eliades Ochoa'nın en güzel şarkısı Alli Donde Tu Sabes eşliğinde...

 

 

 
Havana sokaklarında kısa bir gezinti

 

Sayfa 17 / 17