e-Yazi

Facebook ile Abone Ol

Facebook'da Tavsiye Et

Yılın İlk Günlerinde Berlin - 2016

Berlin'in yılbaşı kutlaması ünlüdür dediler, yılbaşını hayatmızda ilk kez yurtdışında kutlayalım dedik.
Ama bir karış kar yağdığında Türkiye'nin bir felaket ülkesine dönüşeceğini düşünemedik.
Berlin yerine Frankfut'a inebildik.
 
İsteyenler yazının sonunda Sabiha Gökçen Yer Hizmetleri ve Pegasus'un yaşattığı çileyi okuyabilir...
 
Saatler süren yolculuktan sonra adını hatırlayamadığım son dakika Frankfurt'da ayarladığımız otele vardık.
 
 
Berlin'de yılbaşı kutlaması nasıldır göremedim ama Frankfurt bir garip.
Yılbaşı haftası havai fişek atmak serbest.
Bunu bilen ergenler, göçmenler (Türkler değil!) durur mu, yapıştırmışlar havai fişeği.
Bir an Suriye'ye mi geldik, Frankfurt'a mı çözemedik.
 
Saatlerce bizi aç bırakan Pegasus'dan kurtulunca Frankfurt merkezde hem yemek yiyelim hem yılbaşı kutlamasına yetişelim dedik.
Otelden bir çıktık, bu ne lan?
Sokaklar, meydanlar bomboş, sadece ergenler ve göçmenler. Her yerden ama her yerden havai fişek atıyo.
Burnumuzun önünden bacağımızın arasından havai fişek geçip patlıyor.
 
Koşarak geri otele kaçtık, altta lobiye sığındık.
 
 
En son otelin karşısında otoparktan birinin silah sıktığını görünce dedim evet burası Suriye.
Saatlerce süren açlıktan sonra otelin mutfağının kapalı olduğunu da öğrendik herşey çok güzel.
Bari odada yiyecek içecek var mı diye bakarken biraz moralim düzelmeye başladı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Frankfurt Havaalanı'ndan bizi otele götüren ve her taksici gibi Türk olan arkadaş yılbaşında Berlin'e erişim imkansız, tren ve uçak günler öncesinden biter demişti.
1 saat sonra Berlin'e internetten tren biletimizi aldık, tren de gayet boştu.
 
Sabah 7'de binip öğlen bir vakit Berlin Hauptbahnhof'a vardık.
Sırtımızda sazımız, bohçamızda azığımız Alamanya'ya geldik.
Bundan öncesi eziyetti bundan sonra güzel anlatıcam.
 
 
Avrupa'da tren garlarına hastayım.
Gar değil alışveriş merkezi.
Her kattan bir tren, bir metro geçiyor.
Tüm metro ve otobüs ağının merkez noktalarından birisi burası.
 
 
Berlin'de toplu taşım için bir turnike yok.
Yakalanmayacağınıza güvenirseniz ücretsiz yani.
Apronların arasında ya da istasyon girişlerinde bozuk para ile bilet alabileceğiniz elektronik gişeler var.
Bilet alın, trene girmeden de okutun, riske girmeyin.
 
 
Alexanderplatz'da inip, ünlü televizyon-radyo kulesinin olduğu meydana geldik.
Best Western Am Spittelmarkt'da kalacaktık. Bu yüzden yürüyerek gidelim dedik.
 
 
Alexanderplatz'dan, biraz batıya yürüyerek, Berlin'in ana bulvarı olan Unter Den Linden yani "ıhlamurlar altında" caddesine ulaşabiliyorsunuz.
Son 24 saattir sadece Frankfurt garından aldığımız bir sandviç yemiştik.
Meydandaki kocaman domuz sosislerden yemeye kalkıyordum ki, bir yere oturup adam gibi yemek yiyelim dedik. İyi ki de öyle yapmışız.
 
 
 
Berlin'de görülecek bir çok yer Unter Den Linden üzerinde.
Ya da bu omurganın sağında, solunda, devamında.
Genelde bunun gibi ünlü caddeler üzerinde turistik, fazla kaliteli olmayan ama kallavi pahalı yerler olur.
 
 
Yine de şansımızı deneyip, Block House'a oturduk.
Biz yemek yerken bir ara giriş kapısına baktığımda, boşalan masa bekleyenleri görünce yukarıda anlattığım bir yer gibi olmadığını anladım.
İlk oturduğumuz mekanda Almanya'da rahat edeceğimizi anladım.
Herkes ama herkes ingilizce biliyor.
Taksici ve küçük restoranlar da Türk olduğuna göre herşey çok güzel.
 
 
 
Burası bildiğimiz American Steak House.
Fiyatlara dikkat! Birçok Avrupa kentine göre çok çok ucuz.
Tabi ki her restoranda olduğu gibi alkol var.
Ama çok çeşit yok, niye çözmedim.
Bir çok yerde Erdinger dışında bira bulamıyorsunuz.
 
 
 
Genelde Almanlar vardı içeride.
Kalabalık aile gelen bir iki masa ve çocuklu çiftler. Yani yılbaşında fazla dağıtamamışlar buradaydı.
 
4 kişi bir t-bone ve bir rib-eye istedik.
Pişirme derecesini söylemeniz de gerekiyor; rare, medium, well-done.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Şimdilerde Türkiye'de de var, buğay birası. Tuborg getiriyor, Weihentephan ya da Türk ürünü Gara Guzu.
Burada her restoranda bulunuyor, Weissbier diye istiyorsunuz.
Malt birasından sonra şerbet gibi geliyor, Erdinger her ne kadar sevmesem de idare ettik.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Bir de kızlara pembe şarap ya da rose ya da şimdilerde blush diyolar.
O an canım istemedi cinsiyet ayrımcılığından değil.
 
Etle gelen patates, üzerindeki sos, sarımsaklı ekmek bile başka bir gün başlı başına öğün olabilir.
Çok lezzetliydi. Masanın yarısı sevmedi ama, o ayrı.
 
 
Well done ribeye altta, kızlara ribeye kendimize t-bone aldık. Zaten onlara küçük parça düştü, bir de tatmak için kısmetlerinden yemeyim dedim.
Tadını bilmiyorum.
 
 
 
 
 
 
 
Ya saatlerdir, Pegasus bizi açlıkla ve susuzlukla sınava çektiği için, ya da iki gündür yolda çile çektiğimiz ve sonucunda iyi birşeyler görmek istediğimiz için belki, herşey çok çok çok lezzetliydi.
 
 
Bu da bizim içi hafif kırmızı medium t-bone.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Gelelim hesaba.
Şimdi bunu okuyanlar hemen hesabı tl'ye çevirecek.
Türkiye'de yaşıyoruz tabi çevirip neye tekabul ediyor anlamak lazım.
Ama 100 euroluk bir hizmetin Türkiye'de 100 tl'ye tekabul etmesini beklemek lazım.
Ama şöyle bir yemeği 4 kişi 100 tl'ye mal etmek maalesef Türkiye'de imkansız.
Kırmızı et ulaşılmaz, alkol ulaşılmaz, neyse.
 
 
 
Block House'dan, Berliner Dom'a (merkez cami) kadar böyle ara sokaklarda güzel mekanlar var.
 
 
Standart bir merkez kilise.
Kocaman. Bir yerden sonrası, yukarı çıkmak paralı sanırım, denemedik.
Nehrin üstünden geçiyorsunuz buraya ulaşmak için.
Bu kilisenin arkasındaki tüm yapılar müze.
Burası da müzeler adası.
 
 
 
 
 
 
Kilisenin hemen kuzeyindeki yoldan devam ettik.
Burada Neues Museum ve Alte Nationgaleria görebilirsiniz.
 
 
 
 
Kilisenin önündeki parkımsı meydanın ismi; Lustgarten.
Buradan her turist gibi kilisenin bir fotoğrafını çekmeyi unutmayın aman.
Kiliseye önünüzü dönerseniz solda kalan Altes Müzesi.
 
 
İlk gün olmasa da müzelerden yalnız Pergamon ve Alman Tarihi Müzelerini gezdik.
Pergamon'da iki muhteşem eser var; Bergama'dan yürütülen tapınak ve İştar kapısı, gerisi tırt, hatta birçok eser British Museum ya da Louvre'da orjinali olan eserlerin taklidi.
 
 
Yine kiliseyi önünüze alıp sağa dönünce, 2. Dünya Savaşı'nda bombardımanda ağır hasar gören sonra büyük protestolarla 1950'de yıkılan Berlin Sarayı'nın yeniden inşasını görebilirsiniz.
Aslına uygun yeniden yapılıyor ve bunun için de bir tanıtım ofisi kurmuşlar.
 
 
Yıkılmadan önce nasıl göründüğü ve yeniden inşasından sonra nasıl görüneceği hakkında fotoğraf, maket, bilimum tanıtım objesine ulaşabilirsiniz.
Bir de ücretsiz tuvalet var tabi, ben işimi halleder çıkarım da diyebilirsiniz.
 
 
 
Bitince güzel olacağa benziyor.
Biterse müze mi olacak, gerçekten kullanılacak mı bilmiyorum tabi.
 
 
Eski saraydan otele doğru yürümeye devam ettik.
Yolda uçağı kaçırdığımız için göremediğimiz noel pazarının boş ve sökülüyorken halini gördük.
Bir umut içeri girdik ama stantları da söküyorlardı, olmadı.
 
 
 
Noel pazarı karşısında oturup buzzz gibi havada sokağı izleyebileceğimiz bir yer bulduk.
Menüde hint - iran benzeri logo var ama içeri gayet kalantor Alman pub.
Fiyatlar altta menüde, tabi yine karşılaştırmak için alkol fiyatlarını çektim.
 
 
 
 
Bütün oturduğumuz yerler gibi burda da Erdinger var.
Bir değişiklik olsun diye Duckstein içtik.
Bildiğimiz ale. Guinness'den çok farklı değil.
 
 
Sonunda otele geldik.
Best Western oteller genelde şehir ortalamasında oluyor.
Kalite fiyattan daha fazla bence.
 
 
 
 
Oda ve banyo biraz küçük ama çok temiz.
Bir de resepsiyondakiler çok çok çok güler yüzlü.
Ne derdiniz varsa çözüyorlar.
Hele toplu taşımla bir yere ulaşmak isterseniz hiç uğraşmayın resepsiyona sorun.
 
 
 
 
Tamam oda küçük ama sorun değil.
Niye?
Evet Pegasus valizleri kaybetti, doğru...
 
Akşam çıktık bir şeyler yemek için.
Ama yılbaşı sonrası akşam hey yer kapalı sokaklar boş.
Prenzlauer Berg mahallesi civarında bir yerlere gittik.
Türk dönercisine gittik, çok soslu, sebzeli baharatlı göründü yemedim.
Yanda sosisli satan bir yere girdim.
Tabi ki o da Türk.
 
Yani ben orada çok Türk var diye alelade davranılacağım sanıyordum.
Ama bizim Türkiye'de yaşadığımızı öğrenince çok ihtimam gösteriyorlar pek bir izzeti ikram yapıyorlar.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Böyle küçücük bir yerde şahane sosisli yapıyor.
Sosis ne etinden bilmiyorum ama sosları çok başarılı.
 
 
 
Gitmeden bir şeyler daha içelim.
Çok yürüdük artık daha sevebileceğimiz yer yerine oturacak yer aradık.
Meksika restoran bulduk.
 
 
Ortam tam Amerikan filmi.
Meksikaya uyuşturucu almaya gelmişiz gibi.
Tiplerin hepsi meksikalı, kollar boyunlar dövmeli. Garsonlar da bir gergin.
Saat geç olmasına rağmen bir çok masa yemek yemeye gelmişti. Ve mekan çok doluydu.
Yine fiyatlar altta.
 
 
Ben genelde gezerken yol üstü birşeyler atıştırıp çatlayana kadar yürüme taraftarıyımdır.
Bu sefer olmadı.
Bir hava çok soğuk. İki hava çok çok çok soğuk.
Üç geziye çalışıp gelmiş gözümüz kapalı tamam nereye diyosan gidelim diyeceğimiz bir arkadaşımız var.
 
İkinci gün sabah, Anna Blume Cafe, pastane artık ne ise oraya gittik.
Daha dükkanı açmamışlarken ordaydık.
Hala yılbaşı rehaveti devam ediyor.
Kapıdan çevirmediler, mutfak hazır olana kadar oturduk içerde.
 
 
Pastalar, tatlılar şahane gözüküyor.
Oturmadan vitrine bir bakmak lazım.
 
 
Fiyatlar biraz bulanık olabilir, altta.
 
 
4 kişilik kahvaltı istedik. Tam menüde neye denk geliyor hatırlayamadım. Altta adisyonda görülebilir.
Diğer kimse domuz yemediği için domuz ürünlerini ayrı bir tabağa koymalarını rica ettik.
O da bana geldi.
 
 
Çay demleme tabi ki yok, ama böyle büyükçe bir bardak sallama filtre ile geliyor.
 
 
Bu da kıtlama şeker.
Erzurum şekerine biraz renk katmışlar.
 
 
Avrupa'da ekmek yemiyorlarmış olumm, sözünün öldüğü an.
Yemeğine göre değişir.
Ama evet hamur işi ağırlıklı ve sandviç dışında çok ekmek yok.
Ama kahvaltıda var en azından.
 
 
Ve gelen kahvaltı.
Tabi domuz ürünleri ayıklandıktan sonraki hali.
Aç kaldılar :)
Bu yüzden iki kahvaltı deneyiminden sonra şunu diyim; kahvaltı değil de sandviç, omlet gibi neyle karşılaşağınız şeyler tercih edin.
 
 
Bu da benim ayıklanmış tabağım.
Domuz pastırma, jambon, salam ve kıyma kıvamında bir ürün.
Yarısını bile bitiremedim.
Tamam yiyorum ama damak tadı da bir yere kadar kabul ediyor.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Taksiyle Charlie Checkpoint'e gittik. Tabi ki taksici Türktü.
Ve 50'li yaşlarındaydı, 30 yıldır burada yaşıyormuş.
Bolca anlattı, kızının teknik bir yüksekokul bitirdiğini.
Burada asgari ücretin 1300 euro civarında olduğunu.
Kızını Türk olduğu için 1500 Euro gibi bir ücretle çalıştırmaya başladıklarını aslında Alman olsa minimum 2000 Euro ile başlayacağını.
Türk ya da müslüman isimli özgeçmişlere önyargılı yaklaşıldığı için özgeçmişlerde isim yerine bir numara ile devam edileceğini.
Soğuk savaş zamanında Kreuzberg, Berlin duvarına yakın olduğu için çok tercih edilmiyormuş ve Türkler yerleşmiş.
Ama kiracı olarak yerleşmişler ve duvar yıkıldıktan sonra ve özellikle şimdilerde yüksek gelir grubuna hitap etmeye başlamış.
Almanlar her ne kadar Türkleri sevmeseler de Bulgarlar ve Polonyalıların göçmesiyle Türklerin değerini anlamış.
Nasıl anlamış? Türkler hem çalışkan hem namuslularmış.
Hırsızlık, işten kaytarma bu son dönem göçler yüzünden artmış.
 
Burda keseyim.
Nedir Charlie Checkpoint?
Soğuk savaş dönemi, vip insanların Sovyetler ve Abd arasında geçiş yapabildiği sınır kapısı.
Nöbet tutan son Amerikalı asker de Charlie. Neden Rus askerin adı yok bilmiyorum.
 
 
 
 
Katlanılmaz bir soğuk olduğu için 10 dakikadan fazla duramadık.
Hatta toplu taşım bulacak, bekleyecek zaman bile yoktu bu soğukta.
 
 
Berlin Duvarı'nın kalıntılarına doğru yola çıktık.
Zaten Charlie Checkpoint de bir nevi duvar üzerindeymiş.
 
 
Duvar etrafında, yanında yöresinde bir yapı tanıtım ofisi yok. Ya da ben göremedim.
Duravın bir kısmı olduğu gibi grafiti sanatçılarına ya da ne yaparsan yapçılara bırakılmış.
Bir kısmı bir çok yerde imajlarını göreceğiniz karikatür tadında eserler.
 
 
 
 
 
 
Duvar kalıntısı kaşı yolundan bir görüntü altta.
 
 
Ünlü "Socialist Freternal Kiss" altta.
 
 
 
 
 
 
 
Alttaki borular nedir?
Bunu Berlin'de görürseniz yakınlarda bir inşaat var demekmiş. Küçük grubumuzun rehberi verdi bilgiyi.
Berlin bir bataklık alana kuruluymuş.
Yeraltı nehir yatağında olmasından da kaynaklı balçık kıvamındaymış.
İnşaat işine girenler temel oluştururken, balcık, su ya da sıvıyı temelden bu şekilde uzaklaştırıyormuş.
 
 
 
Yine yakınlarda bir tren istasyonuna uğrayıp soğuktan korunmak için bir miktar alışveriş.
 
 
 
Ve Brandenburg Kapısı.
Üstte bahsettiğin Unter den Linden bu kapıya çıkıyor.
Bu kapının devamı da Tiergarten'a gidiyor.
 
 
Arkanızı Unter den Linden'e verip, kapğıdan sola dönerseniz, Yahudi Katliamı Anıtı'da varıyorsunuz.
Amerikalı bir mimar tasarlamış ve masraflarını karşılamış.
Mezarlık gibi görünüyor, dışlarda kısa, içeri doğru kasvetleniyor.
 
 
 
 
 
Bu kapıdan müzelere doğru yürüyoruz. Yaklaşık 45 dakika 1 saat sürüyor.
Yolda sağda yeni model Audi, Volkswagen, Bugatti'leri görebileceğiniz bir galeri var uğrayın derim.
 
 
 
 
 
Ve Alman Tarihi Müzesi.
 
 
Yakın çağda ikinci dünya savaşı ve soğuk savaş dönemi ile ilk ve orta çağlarda Almanya tarihi anlatan eserler var.
Benim ilgimi alttaki çekti tabi ki.
Viyana kuşatmasından kalma bir Osmanlı Otağı.
Altta açıklamanın fotoğrafını da çekmiştim ama bulamadım.
Sanırım padişah otağının bir rekonstrüksiyonu.
 
 
 
 
 
 
 
 
Yukarıdan alta inerken bir görüntü.
 
 
 
Berlin'e gelmeden önce Pergamon Müzesi'ni öyle bir övdüler ki, tek hedefim buraya gelmek oldu.
Kapısa abartısız 2.5 saat bekledik.
Hareketsiz sırada beklediğimiz için donduk. Sürekli zıplayıp eğilip kalkıp ısınmaya çalıştık.
Ne var burada?
Bergama'dan spekülatif bir şekilde parça parça getirilip birleştirilmiş tapınak.
Babil girişindeki İştar Kapısı.
 
 
 
 
British ya da Louvre müzesi ile karşılaştırılamayacak kadar az eser var.
Ama buradakiler yükte ve pahada ağır eserler.
Adamlar Babil'in kapısını ve Efes'in tapınağını söküp getirmiş.
Bu biraz da sömürgecilikle ilgili.
Almanya'nın hiç bir zaman İngiltere ya da Fransa kadar sömürü ülkesi olamadığı için arkeolojik eserleri de kısıtlı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Üstteki Hamurabi Kanunları'nın yazılı olduğu bir büst.
Orjinalı Biritish Müzesi'nde.
Altta Ürdün'den 8.yüzyıldan kalma bir saray cephesi.
 
 
Müzeyi gezip bitirdikten sonra iyice bir incelemek için geri geldim Bergama Kalıntıları'na.
 
 
Müzedeki kasada şapkamı unuttum.
Geri alabilmek için o kasayı benden sonra alanı 1 saat beklemem gerekiyordu.
Bekelmedim çıktım. Dondum. Kulağım soğuktan çatlayıp düzmek üzereydik ki, müzeye gelmeyenler Galeria Kaufhof alışveriş merkezine gitmiş. AlexanderPlatz yakınında içeride istediğiniz her şeyi bulabileceğiniz retoranların da olduğu bir alışveriş merkezi.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
İçindeki restoranda yedik içtik. Fiyatlar da yukarıda menüden görülebilir.
 
Gelmeden önce Berlin Flarmoni Orkestrası, Beethoven 9. Senfoni ve Carl Orff Karmina Burana yılbaşı konseri bileti almıştık.
Bunları eserleri hepiniz biliyorsunuz aslında.
Beethoven; "kardeş olun ey insanlar bunu ister tanrımız" diye çevrilen eser.
Karmina Burana da filmlerde belgesellerde bolca arkada çalar.
 
Avrupa'da konser monser işleri nasıl oluyor çok merak ediyordum.
Gelenlerin Ankara'da bir operadan çok farkı yok.
%60 grand tuvalet giyinmiş. Diğerleri bizim gibi kot ve gömlek.
 
 
Salonda 360 derece oturma imkanı var.
Biz orta kategoride aldık biletleri. Yandayız ama üst kategori ile aynı uzaklık.
 
 
Konser ortasında telefon geldi.
Pegasus dönüşümüze bir gün kala zaten Berlin Havaalanına gönderdiği valizler için bilgilendirdi.
Grubun bir kısmı Beethoven bitince konser bitti sandı. Ama yine de çıktılar.
 
Gece 12'de çıkıp 2'ye kadar valizleri almayla uğraştık.
Konser de piç oldu. Teşekkürler Pegasus.
 
Son gün bir tek kahvaltıya zamanımız kaldı.
Yine gayri resmi rehberimizin önerisiyle Tiergarten'de göl kenarında bir kafeye gittik.
Cafe am Neuen See.
Tabi ki hava buz olduğu için içeride oturduk.
Göle bile 3-5 dakika ya baktık ya bakmadık.
Yine erken gelmişiz, şömineleri yakmalarını bekledik, duman altı olduk.
 
Herşeye rağmen muhteşem bir mekandı.
 
 
 
Burada yine kahvaltı istedik.
Yine domuz tabağı bana ayrıldı.
Ama bu sefer domuz dışında da birşeyler vardı çok aç kalmadılar.
 
 
Bz kalkarken civcivlenmeye başlamıştı aslında ortam.
Ama otele dönüp eşyaları alıp havaalanına gitmemiz lazım.
Allah'dan dönüş Türk Havayolları da, en azından dönerken gerilmedik.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Çilenağme
 
31 Aralık öğlen Berlin'de olmayı planlıyorduk.
Ankara Esenboğa'da aldık haber, kar yağıyormuş İstanbul'a.
Dandik Sabiha Gökçen Yer Hizmetleri pisti temizlememiş tabi ki. İstanbul'dan uçak kalkalamadı, İstanbul'a inemedi.
Dandik Pegasus, Berlin uçağı İstanbul'da sizi bekleyecek merak etmeyin dedi.
Tamam tüm uçaklar rotar yaptı ama bizim uçağımız bizden hemen sonraki uçaklardan bile en az 2 saat geç kalktı.
 
Sabiha Gökçen ana baba günü, her yerden bağırış çağırış.
Tabi ki Berlin uçağı kalkmış, otomatikman bir sonraki güne attı bizi.
 
Normalde otel hizmeti vermesi lazım.
Tek bankoda açık ve 200 kişilik sırada.
Neyse başka bir yerde bir Pegasus ofisi daha bulup, Frankfurta bileti değiştirdik.
 
Dandik Pegasus'un Dandik çalışanı valizleri teslim etmeyeceğim, manuel olarak Frankfurt uçuşuna ileteceğim dedi.
Sizce yaptı mı bunu?
 
Bu arada sabah 11:00 Frankfurt uçağına saat 18:00'de bindik.
Kalkış sırası bekle, uçağı buzlanmaya karşı yıkama derken 2 saat uçak içinde bekledik.
Tabi ki ne yemek, ne su verdi Dandik Pegasus.
 
Frankfurta indik, valizler yok.
Bir gün sonraki Berlin uçağı ile göndermiş ve haber vermemiş. 3 gün sonra bilgi geldi valizlerden.
 
Sonra ne oldu, ücret ödememek için allem etti kallem etti.
3 ay sonra mail sistemlerine bombardıman yapan bir yazılımla paramızı aldık.
 
Bu arada unutmayın, gün başına 30 euro, 3 gün için toplam 1400 TL ödemek durumundalar.
Valizinizin kaybolduğunu anlayınca hemen girin Lacoste'a, Pegasus'dan tiril tiril giyinin.
 
Sonuç, ucuz etin yahnisi yavan olur, Pegasus'u kullanmayın.

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile